bezgin endüttrü miyendisinden seçmeler...

24 Aralık 2009 Perşembe

"Mahlası Kendinden Büyük Olan Adam'a "


Bir mozaik gibidir Anadolu.Mozaik kadar güzel,kardeşçe olamasak da şu günler de hep eksik olanı tamamlamaya çalışmış,hep güzelin peşinden gitmiş,bir yandan dokundururken diğer yandan ise öğüt vermeyi ihmal etmemiş insanların da var olduğunu bilmek bizi bu acılı günlerde ayakta tutan yegane şey olsa gerek.Bu mozaiğin içindeki parçaları hep bir arada tutmaya çalışan,kavga etmeyin canlar gelin bir olalım diyen gönüllü barış elçileridir onlar aynı zamanda.
İşte onlardan biriydi Mahzuni.Veysel'den sonra Aşık kültürünü yaşatmış,bu işi yaparken yüreklere su serpebilmiş biriydi o.Her zaman esas olanın insan olduğunu,olması gerektiğini,olmuyorsa da yanlış yolda olduğumuzu söyleyen bir çift acılı gözdü mevlanın gül diyerek verdiği.Yeri geldiğinde 37 candan biri de ben olaydım diyebilecek kadar gam yüklü, yeri geldiğinde de kahrolası savaşların aleti olan kurşunun aşka gelmesini sağlayarak kaşlarının arasından geçirebilendi.Meclisi dayısı olanın köşeyi döndüğü bir yer olarak değil de dost sohbetlerinin olduğu mekan olarak göstermiştir bizlere.Kavgaların,rantların döndüğü "büyük" meclisimizin şuandaki haline bakınca insan ne de güzel demiş diyor içten içe.Bir koyup üç alanların yerine üçün birini alan güzel ülkemin evlatlarına çalışmayı,hak yememeyi,kuru soğana muhtaç olanlara yardım etmeyi öğütlemiş olan bir neslin son temsilciydi can Mahzuni.
Deyişlerinde tele vurduğunda saza sözler daha kalpten dudağına süzülmeyi beklerken bu kesin onundur diyebiliyorsak hala,halkların kardeşçe yaşayabileceğine olan inançların azaldığı şu günlerde zemheride doğmayı bekleyen filiz misali yeşertebiliyorsak hala umutlarımızı senin sayende büyük usta."Tersname"ndekileri sonunu dinlemeden birebir uygulayanlara inat,inadına son sözü dinlemeyi öğrendik ve senden bıkmadan öylece gidiyoruz..

20 Aralık 2009 Pazar

Bu havalarla başım dertte


Bu havalarla başım dertte..İnsanlar ve garip psikolojileri..Şimdi dışarıda emredilmiş yer çekimine dayanamayarak kendini boşluğa bırakan milyonlarca damla var ve durmaya da niyetleri hiç yok gibi.Kışın gelmesiyle birlikte kafaların üzerinde oluşan konuşma balonları da bir o derece puslanıp artmaya başlıyor.Yaz öyle mi hiç? Her ne kadar yağmur dualarıdır,rahmettir,berekettir dese de eskiler yaz vakti insanın içine bir boşverme,kafayı 3 ay sonra gelecek kışa kadar nadasa bırakma hali getiriyor.Kayıtsız anlamsız, kumsalın üzerinde mangalın üstündeki sucuk edasında yatma pozisyonunda ve bu pozisyonu kaç farklı kombinasyonda yaptığınla övünme durumu ortaya çıkıyor.Her tarafı uyuşmuş,sorumluluklarını bir kenara itmiş ve bundan mutlu olan insanlarız biz güney insanları.
Fakat o sayılı süre geçtikten sonra çil yavrusu gibi dağılma özelliği olan öğrenciler olarak yeni aidiyetlerimizin olduğu yerlere doğru istikamet ediyoruz.Kimisi yazdan kalma özelliklerini sürdürebilecekleri yerlerde,geçirdiği zamanları beyinlerinin anı bölmesinden çıkarmaya gerek duymadan devam ediyor işlerine.Kimileri ise ben ve benim gibi olanlar,ülkenin her mevsiminin yaşandığının ta mavi önlükleriyle andımız harmonisiyle öğretildiği zamanları çekip çıkarıyor uçta bucakta kalmış tozlu raflarından.
Kış zamanı,mevsim tabelalarında öğretildiği gibi mevsimlerin dörtte birini oluşturmaz.Aksine sonbaharı kendisine çeker ben geliyorum diyerek,ilkbaharın sevincini kursağında bırakır-pürneşe bir halde çiçekleri böcekleri düşünüp gezerken-estirdiği kendisi gibi haşin olan rüzgarıyla.Yalnız olan bir yaz vardır kendisini bu kadar çok seven insanlara tezat bir şekilde.
Kendisi gibi karışık bir psikolojiye bürür adamı kış.Bazısını kar altında yakalayıp şanssız ise bir kapital kutuya sığınma olasılığından bile mahrum bırakıp yaşamdan soğuturken bazılarını ise yaşama bağlar sevdiklerinin yüzlerine patlattığı kar toplarını gördükçe.Kimi için pencere kenarında süprüntülerin sokaklardan akmasını izlemek,sokak lambalarına baktığında yağmurun yağdığını görüp mutlu olduğunu hissetmektir kış.İçerken kahvelerini evinin o hoş kombilibilibom ortamlarında ne de güzel yağıyor yahu diye de bir iç sese sahip olmaktır.Zor kazanılıp tez kaybedilen hayat gibi olan ilişkilerinde yağmurun tenlerinde bıraktığı romantizm eşliğinde yürümek sevgililere bir kıyaktan ibarettir kış için.Bazılarında ise ızdıraplı bir bekleyiştir giderek yalnızlaştığımız bir dünyada sevdiği birkaç kişiden olanların kar üstünde tuttuğu nöbeti düşünürken yahut acımasız fakat bir o kadar kendisine sevdalı olanları tutsak ettiği uzun ince yollarda giden,araçları kadar ağır olan sevdiklerini düşünürken.
Bu havalarla başım cidden dertte.Uykusuz gecelerde yurdum insanının bu komplike mevsimi nasıl geçirdiğini düşünmekteyim.Gel ey çöl rüzgarı,gel de dağıt kendi gibi puslu olan şu mevsimi.Bulutsuzluğun özlemi içinde sabah yataktan yüzüne şeklini vermiş yastığı bir kenara itip uyandığınızda özleminizi dindirecek bir güne başlamanız dileğiyle...

15 Aralık 2009 Salı

Yolculuk


Aşağıda yolcu kalmasın lafıyla başlar hikaye.Ve plak hiç durmaz.Hep aynı terane.Kaç dakika var kalkmasına,kaç saatte varırız gibisinden pek de ilginç sayılmayacak sorularla muavini sıkıştırma oyunu oynanır.Ama muavin hiç de oralı değildir.O anda hayatının en önem arz eden işin yapıyormuş gibi-oysa tek yaptığı bavulları çeşitli kombinasyonlarla düzeltmektir-davranır.İplemez karşısındakini anlayacağın.Oyun sona ermek üzereyken bir ses duyulur derinden.Heyecansız,monotonlaşmış,zevk duymayan bir motorun sesidir bu.Haydi abbas vakit tamam dersin içinden.O sırada gelişen birkaç saniye hiç de kısa gelmez insana.Sevdiklerinin alışılagelmiş öğütleri,sarılmalar falan filan.Arkanda bırakmaya karar vermişsindir bu şehri bilet alırken.Dönüş yok,düzen işlemeli!

Koltuğuna ısınmaya çalışırken tanrıyla aranda bir diyalog başlar.N’olur yanıma kazma herifin biri oturmasın diye mızmızlanırsın ona. Aksilik de bu ya;tam ‘aranılan’ adam oturmuştur yanına.Yan koltukla konuşma olasılığı sıfırdır.Çaresiz yol izlenecek.Belki de değişik bir şeyler görürüm farklı bir yolculuk olur diye düşünürsün.Fakat sen bu lafı hatırlıyorsun bir yerlerden.Hadi itiraf et kardeşim hep aynı şeyi diliyorsun ama olmuyor olmuyor!3-5 nöbeti bekleyen asker misali mecbursundur kafanı cama yaslayıp bir yerlere kaç kilometre kaldığına bakmaya,iki ön koltuktaki amcanın nasıl bu kadar muavini çok çağırıp su istemesine tanık olmaya,arkandaki elemanların gereksiz sohbetlerini çekmeye ama komik bir şeyler söylendiğinde gülerek onlara katılmaya,kim bilir daha birçok şeye işte…

Saatler ilerler,otobüs sessizleşir.Gecenin ağırlığı insanların ruhlarına çökmüştür çoktan.Sense geçip gidilen yerlerin isimlerini öğrenmekten haz almamış bir şekilde bakarsın dışarıya.Gözlerin kapanıp kapanmama konusunda birbiriyle kavga ederken otobüs tıslaya tıslaya ücra bir yerde mola verir.Bu nasıl bir psikolojiyse bütün otobüs hareketlenir bir anda.Saatler kaçı gösterir,kaça kaç vardır bilinmez.Ama bölünür uykular,değerlidir bu yarım saat.Soğuk havada sigaradan akrobatik hareketler yapma oyunu başlar bu zaman diliminde.Kim daha hızlı filtreyi görecek diye yarışılır tanınmadık heriflerle ve aynı zamanda kimin küllüğü doldurduğu,aynı hareketleri onun da yapıp yapmadığını,nereye gidip nasıl biri olduğunu düşünürsün bu anlarda.Aynı şeyleri acaba başkası da düşünüyor mu senle beraber diye aklından muhakkak geçer.O anda Musa Eroğlu’nun sesi duyulur teypteki kadınla birlikte.Telli turnam türküsü insanları otobüse geçmeye zorlarken kadın hiç susmaz.Bilmem nerden bilmem nereye istikamet etmekte olan falan turizmin değerli yolcuları diye başlayan sıkıcı konuşmasını sıkılmadan defalarca yapar.Mola bitti artık.Yollara selam olsun diyerek devam edilir.Birden eline zoraki içeriği belirsiz kolonya dökülür.Tv’de eskilerden bir western filmi ya da salak bir komedi.Devam edersin gecenin yalnızlığında camla sevişmeye.Bir an gözlerini uykuya emanet edersin geri almak üzere içinde hayallerin,yapacakların,mutlulukların hüzünlerin vardır.Sana beş on dakika kadar gelmiştir birkaç saatlik emanet uyku.Gözlerini açtıktan sonra tabelalar tanıdıklaşmaya,sorumluluklar sırtına çökmeye başlar.Belki bu yolculuk tatildi senin için tanımadıklarınla çıktığın uzun bir yol dertsiz tasasız.Belki de seni sorumluluklarına götüren bir yoldu.Kim bilir!

Otobüs yaklaşır beklenilen yere.Herkeste çocuksu telaş başlar.Uzaklarda bıraktığın ait olmadığın yerden getirilenler alınır yanına.Tüm şehvetiyle uğurlar seni dört tekerli ortak olduğu tecrübeleriyle paylaştığı anılarla,bir olduğu insanlarla.Dedik ya plak hiç durmaz.Yollar olası serüvenlerle,üzüntülerle,sevinçlerle gelecek müşterilerini bekler.Bir yolculuk daha böyle biter işte arkadaş.Hepsi bu…

8 Aralık 2009 Salı

Neden hep iyiler yener ki..


Dün annemizden sonraki en önemli bilgi kaynağımız olan google amcaya bir şeyler danışmak için girdiğimde popeye'nin nam-ı değer temel reisin ilk yaratıldığı günün kutlanması dolayısıyla bir resim ilişti gözüme.İşte o an aklıma hedele hödölö gezip çizgi filmler izlediğim günler geldi aklıma.Ve ta o zamandan bu zamana kendi içimde besleyip büyüttüğüm fakat cevabını bir türlü bulamadığım bir soru.Neden hep iyiler yener ki? Tamam kabasakal abimiz görünüş itibariyle pek efendi gibi durmasa da içinde o sıska aptal safinaza karşı müthiş bir aşk beslemektedir.Dumansız hava sahası diye çığırtılan şu günlerde ağzında piposu,ıspanak olmasa bir skm yapamayacak olan(ki halen düşünürüm ülen o kadar ıspanak yedik neden bizde işe yaramadı diye)taka temelin her seferinde o kaslı,her yolu deneyen yağız kabasakalımı nasıl yendiğini düşünüp hayıflanma halkalarına bir halka daha takardım.
Hele sadece allah vergisi koşan moron roadrunner her seferinde nasıl da o dahi ruhlu,ilim irfan sahibi,hesap kitap bilen(acme ürünlerine bir kez daha lanet ediyorum ne çürük mallar onlar kardeşim ya) çakalımı yeniyor yıllardan beri aklım almıyor arkadaş.Senin hiç gücün tükenmez mi be runner kardeş niye aptal gibi gezip durup sinir edersin çakalımı.Ama yok tükenmedi.Ara sıra bakıyorum rastgelince hala da tükenmediğini görüp çakalıma başka av mı yok düş yollara bak keyfine be çakal demekten başka bir şey gelmiyor elimden vallahi.
Peki ya şirinlere ne demeli.Şirin çileği,şirin çöreği,şirin zımbırtısı diye diye çevredeki herkesi şirin sandığımız,dedemizin niye kırmızı şapkası ve sakalı yok diye iç geçirdiğimiz günlerin hesabını kim verecek bizlere.Adam sırf hayatını bu küçümenlere adamış diye 50 şirinden dayak yemek zorunda mı?Hani mertlik,sıkıysa teker teker gidin adamın üstüne.Ama yok illa dayanışma olacak şirinciklerde.
İşte benim gibi düşüncelere sahip olan bir neslin çocukluğu gerçekte mümkün olmayan fakat bize hep yutturulmaya çalışılan yalanlarla geçti.Hayır hayatta emeğiyle hakkıyla hırsıyla yüksek yerlere gelebilen,ıspanağını yeyip hiç üzülmeyen kanaatkar kaç insan kaldı sormak isterim.
Bu sebeplerden dolayı bundan sonraki neslin de kandırılıp büyüyünce bloglarına böyle yazılar yazmamaları için bir kez de olsa çakalın roadrunnerı yediği,kabasakalın da ıspanak keşfine erişip aptal safinazıyla mutlu mesut yaşadığı,gargamelin şirinleri yeyip üstüne sodasını yudumladığı,fenerin bir kez dahi olsa avrupa kupasını alabildiği çizgi filmler görebilmek dileğiyle..

7 Aralık 2009 Pazartesi

Eledim eledim höllük eledim...


Aynalı beşikte bebeklerini beleyen annelerin gözü yine yeni yeniden yaşlı bugün.İnsan canı bu kadar ucuz be arkadaş.Büyüt besle binbir zorluk içinde,askerliğini yapsın da sevdiğiyle everelim diye düşün sonra boynuna madalya assınlar.İnsan hayatının türkü kürdü ingilizi japonu alevisi sünnisi ateisti lazı çerkezi olmaz.50-60 yıllık bir hayat veriliyor sana bir şeyler yap bu "değerli!" ülkene faydalı ol diye fakat imam nasıl bilirdiniz desin arkandan bu mudur yani.Çok fazla karşılaştığı şeylere karşı insanoğlu duyarsızlaşıyor orası çok açık.Bundan 15 yıl önce 1 asker şehit oldu diye haber çıksa gündeme otururdu.Karakollar taranıyor mayınlar döşeniyor 35 kişi birden gidiyor ne bilen çıkıyor isimlerini ne de hatırlayan 3 gün sonra.İnsanlarımızı aptallaştırmak beyinleri çalışmayan tepkisiz kas yığınlarına çevirmek için yıllardır kim kimi elledi az sonra, maçtan sonra neler oldu birazdan,bu yarışma hayatını değiştirecek halen katılmadın mı, loto 7 haftadır devrediyor amman kaçırma sen de dene şansını şeklinde türlü tatavalarla boyadılar beyinlerimizi.Her yerde ira'dan eta'dan bahseder yıllar yılı.Bahsettikleri eta'nın öldürdüğü insan sayısı bizim bir yılda yabancılara satılık toprağımıza verdiğimiz canları geçmez.Ama neden onlarda insan canı önemli biz de ise ot.Bir milleti yükselten değerli kılan eğitimi,trafiği,fabrikaları cartı curtu geçin insanlarının hayatlarına verdiği önemdir öncelikle.
Tarihiyle topuyla tüfeğiyle övünülüp durulan askeriye(mühendisini,doktorunu,işçisini,öğretmenini herkesi zorla askere alan,12 ay boyunca bizi besleyen,bizlere yat kalk otur düşünme gibi her türlü katıksız itaat garantili eğitimler veren) bir gecede bitiremez mi mayın döşeyip evladını elinden alanları? 1 minute deyip de dünyaları dize getiren(!)hükümet bu saldırıyı şiddetle kınıyoruz yazıları göndereceğine bu çirkin olayları bitiremez mi? Demek ki işler o kadar kolay değil arkadaş burdan bunu anlıyorsun.
Dedeleri,babaları zamanında susturulmuş, aman oğlum olaylara girme diye tembihlenmiş,rus ve acem abilerden yalvar yakar alınan doğalgaza yapılan zamlarda-binlerce masum insanın misket yağmuruna tutulduğu filistin olayında-o modernlik abidesi metrobüslere 1 gecede metro hızında yapılan zamlarda-kıt kanaat okuyan öğrencilere yapılan yüzde bilmem kaçlık har(a)çlarda meydanlara inemememiş,sesini çıkartanlara öcü muamelesi yapılmış bir toplumun fertleri olarak her şey gibi bunları da unutup sineye çekeceğiz.
O özgürlüğün ülkesi sizinle birlikte savaşacağız deyip güzel yurdum insanının gözüne rimeli bir kat daha çekerken rte'ye nolur afganistan için asker verin diyordu herhalde içinden.Biz ise açılımdır diye düşünüp tabutları teker teker açmaya devam edeceğiz bu şekilde.Başın sağolsun Türkiye ha bu arada unutmadan Hülya Avşar bilmem kimle görülmüş taksimde aman kaçırma başladı magazinin!

6 Aralık 2009 Pazar

Yeni Doğan Güne Merhaba


Gece, nöbetini devrederken günün sonsuz ışığına perdeleri sonuna kadar açtım cam da cabası.Gecenin puslu sisli hüzünlü keşmekeş duygularının gündüze nasıl karıştığını görüyorum.İnsanlar gün boyunca taşıdıklarını geceye emanet etmişler sanki.Hava bundan dolayı ağır besbelli.Tinerci çocuklar,sevdasından içip içip nara atan sarhoşlar,gençlik kontenjanından faydalanıp hayatı vampir kıvamında yaşayan gençler inlerine dönmüşler.Sokaklar bir kaç saat sonra gelecek misafirleri için son hazırlıklarını yapıyorlar kör olası çöpçüler eşliğinde.Pazar pazar da çalışılır mı yahu serzenişleri arasında üstünü giyip bir kaç yudum alıyor taze demlikten evin beyi.Öyle ya da böyle bir şekilde devlet babanın verdiği karara kanaat eden bundan başka sabır yolu bulamayan başı öne eğilmeyen gönüller parmaklıklardan çekiyorlar sabahın güzel havasını.Kim bilir kaçıncı pazarları yanlarında sevdikleriyle sahile gidip poğaça çay yapmadıkları.Bunları "düşünmekten" dolayı içeriye girmiş olan akciğerlerine çekiyor yine dumansız hava sahasına inat..
Yıllar sona olacağımız formda bulunan emekli amcam açmış ajansı memleket nereye gidiyor diye anlamsız konuşmalara dalıyor bıkkın karısını da sohbete katma isteğiyle.Kaç yıldır değişmedi be amcam memleket ya da değişti senin görüşüne göre yeter ki gönlün olsun şu güzel pazar günü.Sen ne düşünüyorsun ki onlar seni düşündüler mı yıllardır çektiğin çile uzunluğunda olan emekli kuyruğundayken sen.Hayat kısa bak keyfine sarıl yaşlı sıcak karına öp doya doya..
Uzaklarda yüreğinde sızlayan bir tarafların olduğunu farkeden ahmetçik mehmetçik niksarda evimizde diye başlayıp kamyonlar kavun taşır ben hep seni düşünürdüm yazıyor ucunu yaktığı mektubuna son verirken.Adam mektup yazmış manitasına postane yerinde yok ne yaparsın güzel ülkem işte.

Yollar sevgilisiyle kavga eden, hastalığını düşünen, ya beni yerleştirmezlerse sınavdan sonra şeklinde binlerce soru işaretleri arasında kazık ilaveli dersaneciğine koşan ( üzülme yavrucuk yerleşince de yerleştirecekler bir şekilde sana), içkiden sonra da çorba iyi gider baba diyen,zar zor bulduğu fırsatta ada vapurunun yandan çarklı olup olmadığına bakıp onaylayan yani öyle ya da böyle herkesi kucaklamaya niyetli.Güzel ülkemin güzel insanları hayata özdeş aromalı bir pazar gününüz daha başlamıştır hayırlı olsun...

5 Aralık 2009 Cumartesi

Bu gece benim gece bu gece bizim gecemiz


İlk olarak beni ne doktorlar ne mühendisler istedi saçmalığının kulağa hoş gelmesiyle mühendis olma isteğim başlamıştı çocukluktan bu yana.Düzen bu ya, seçenek sayısı 2'ye düşürülmüş ya doktor olacaksın ya da mühendis.Doktorluğa karşı hijyensiz hastane koşullarından mıdır 10 sene okumaktan mıdır nedir bilmiyorum ama devamlı mühendis olabilirim ben başka da bir şey olmaz benden diyordum.Çıktık yola bir şekilde hayat bizi evimizden uzaklara attı.Her zaman düşünürdüm ya bu öğretmenlerin günü var, doktorların günü var da bunca işi yapan mühendislerin niye günü yok diye.Derken 5 Aralık'ın (kim tarafından seçildiği,niye hiç tvde falan gösterilmediği de muamma) mühendisler günü olduğunu öğrenince içime çocuksu bir sevinç doldu nedense.Mühendislik özel sektör işi bugün bizim günümüz diye meydanlara çıkıp kutlayabilir miyiz ki o kodamanlar izin verir mi verimliliklerinin sekteye uğramasına diye de düşünmedim değil.Her yıl binlerce mezun veren, buna paralel çalışma ortamları teğetsel krizle birlikte ters orantılı azalan, ne iş olsa yaparım abi moduna gelen, 4 sene okudukları konularla hiç de alakası olmayan işlerde çalışmak zorunda bırakılan bu sektörün tüm bireylerine selam olsun ne kadar boş bir gün de olsa bu 5 Aralık. Yine bir pollyannacılık yaparak bundan bir 10 sene sonra çalışma şartlarının adam gibi düzeldiği, 1000 lirayla başlasam kira şu kadar mutfak masrafları şu kadar nasıl geçineceğim İstanbul'da muhabbetlerinin "minimizasyona" uğradığı, tüm kızların beni ne doktorlar ne mühendisler istedi lafını halen eksik etmeden söyleyebildikleri nice 5 Aralıklara..Yeri gelmişken sınırlı zamanda bir problemi çözüp sunan bunda bir fenomen haline gelmiş olan CASE grubuna aldıkları başarıdan dolayı tebriklerimi sunup Marmara'da da Ateşi,Kasımı, mazide kalan prefabriklerimizi gururla temsil edeceklerine olan inancımın sonsuz olduğunu belirterek yazımı sonlandırmak isterim.Yaşa ve varol 5 Aralık...

3 Aralık 2009 Perşembe

Kalplere Yakın Bedenlere Ücra Yer...


Her insanın ana rahminden çıktığı andan itibaren kokladığı bir yer vardır ve o koku hiç silinmez beyninin dolambaçlı kıvrımlarından.Nereye gidersen git,o an neyle uğraşıyorsan uğraş o koku bir şekilde çıkıverir kalbinden yukarlara doğru.O koku aidiyetinin,köklerinin sen istemesen de seni sardığı memleketinin kokusudur.Kimi sığ bir su parçası gördüğünde hisseder bu kokuyu kimi ise gözlerine kaçan samyelinin tozlarından dolayı akıttığı göz damlalarıyla.Aklına hiç beklemediğin anda bir şarkı takılıverir oraların şarkısıdır bu hani köylerde düğünlerde falan söylenen cinsten.Veyahut da otobüs durağının o dayanılmaz çilesinde tanıdık sandığı bir simayla nereden tanıyorum acaba diye düşüncelerle gelir bu koku.Çocukluktan beri öğretilmeye dayatılan jeopolitik önemmiş baharat yoluymuş tarihte şu kişi yaşamış da ondan dolayı bu isim verilmiş oraya diye başlayıverirsin memleketinin ne önemli bir yer olduğunu düşünüp de gururlanmaya.Kimisi fazla gururlanır hayatında bunlardan bahsedip göğüs kafesini havaya kaldırırarak kimi ise güler geçer aman canım neresi önemliymiş diye.Fakat hiçbir önemi olmasa bile senin için o ana kadar yaşadıkların,anıların o yeri önemli kılmaya yeter de artar bile.Aşık olduğun kızla ilk kez gittiğin basit gösterişsiz sinema,bugün benim son günüm diyecek kadar kederli olduğun an yanındakilerle birlikte dibini gördüğün şişeleri kırdığın ıssız ve arabesk mekan, kim bilir daha neler neler orasının en azından senin için önemli olduğunu düşünmene yeterli değil midir be arkadaş? İşte bu düşüncelerin kalbe çöktüğü şu saat diliminde ülkenin en dibindeki yeri özlemek,adını sadece senin bildiğin yemeklerin,şarkıların isimlerini düşünmek,gol'e göol diyenleri düşünüp gülmek,ülkenin içindeki zamanında tek devlet olmuş memleket olmasıyla övünüp durmak, nerelisin sorusundan sonra hemencecik arapmısın yaftasının vurulacağını tahmin etmek( ha hoş olsan bile bunu gururla söylersin ama neden hep sorarlar diye düşünüvermek), bilmem daha neler Hatay'ı aklıma getirdi.Her yere uzak olan memleketimin bir yerlere kaç saat uzaklıkta olduğunu söyleyip insanları şaşırtmaca oyunlarını düşündüm.Bir de içinde yaşayan insanların Hatay'a düşen hataya düşer gibi laflarını.Fabrikasız,turizmsiz (güzel bir müze ve bir kaç ayrıntı haricinde),insanların sağının solunun yüzünden kavga etmediği,her daim güneşli olmaya istekli kar tanelerine karşı amansızca savaşan ve her seferinde galip gelen havasıyla güzel Antakyamı...

Eski Dostlaarrr....


Eski arkadaşlar kumsalda yürürken beğenip denizden üttüğün birer deniz kabuğu gibidir.Aralarında yamukları da çıkar,zamana karşı koyamayıp eriyip giden de..Ama bazıları bu dünyaya ait olduğunu ispatlamak ister gibi ilk bulduğun andaki güzelliğini korur ve ne bileyim japonların ya da gizli saklı bir yerlerde yerleşiverir evine ve dünyana.İşte bunlardan biri olduğunu bana gösteren birini anlatmak istedim bugün.Kendisini 70 milyonun önünde ifşa etmek istemiyorum zaten okursa bilecektir kendini mister.Bu şahsiyeti ilk olarak ilkokulun daha pipi kadar olduğun için 3lü oturulan sıralarında tanıdım.Deve kuşu gibi gömmüş kafasını sıraya ama yok kardeşim gözlerin cıncık gibi parlıyor o zamandan belli dürzünün bir şeyler yapacağı bu hayatta.Kendine has bir basket dehası(!),taşla top oynarken yere düşüp olmayan hakemi kandırma çalışmaları daha neler neler..Hayatın kendisiyle bizlere dayatılan sonsuz uzunluktaki sınav maratonları arasında biz de büyüdük doğaya karşı koyamayan her canlı gibi.Evrime hem görüş olarak hem beden olarak daha yakın olduğundan vücudu da erken serpildi bu yavrucağın.Benim oğlum büyüyecek doktor olacak nidaları arasında tutuverdi taşı toprağı bok dolan, altın yerine umutsuzlukla azmin birleştiği birleşmesi gerektiği şehrin çukurlu yolunu..O da girecek raya bir şekilde sistemin bir türlü düzelmeyen sistemsizliği içinde kendine bir yol bulacak hem de o 1 m2lik yerin içinde bile..Gün gelir adına kader dedikleri şeyin içinde birlikte o çocuksu gülüşmelere heyecanlara geri dönüveririz.Döneriz dimi kepçe....

2 Aralık 2009 Çarşamba

İlk Yazım..


Madem ki blog açtık hayırlamak amacıyla yazıverelim şöyle kıyısından köşesinden bir şeyler dedim.Kafada zilyon tane soru varken ne yazsam acaba diye düşünmek çok garip cidden dostlar.Aids gününde aidsten korunun cart curt şeklindeki teraneleri dinlerken neden hep fakir ve yoksul ülkelerde özellikle afrikada bu şirret görülüyor diye düşünmekten kendimi alamadım.Her şeyde olduğu gibi yine sadece aidsin gününde bunun hatırlanması da bi o kadar koyuya adama..Hayır sağlık sektöründekilere de güven olmuyo ki kullanılmış enjektörü gelip zerketcek vücuduna bilinçsiz bir hemşire hopp aidssin.Hayırlı olsun kardeşim.Ee napcan o saatten sonra.Hayata küsmek mi lazım illaki.Asıl o zaman değer vermediğin şeylere anlam yükleme çalışmaları başlar herhalde.Elinde mendille sümüklü böcek edasında gezerken nasıl olsa basit bir grip diyemiyceksin bu kez.Hayat değerli yaşamak için olasılıklar zorlanmalı elindeki hayat artık çok daha emanet yukardakinden sana.Ne güzel olmuş gök mavi, yer yüzü sarı diyeceksin demelisin ki yaşayacağın günler daha cafcaflı geçsin.Türk milleti değilmiyiz arkadaş illa yumurta kapıya dayanınca düşüneceksin sahip olduklarını yeşillikleri su sesinin güzelliğini yaşamanın ne kadar berbat da yaşasan her şeyden güzel olduğunu.Madem geçti bu seneki aids günü bir sonraki seneye kadar kendine iyi bak lafının popülerizmi altında hayatı ıskalama lüksünün olmadığını unutma bence gerisi bıdı bıdı bu hayatta..